1 Ağustos 2015 Cumartesi

Adrasan - Teleferik - Ulupınar GEZİ NOTLARI

Merhabalar,

  Bu bayramda da evde duramadık, attık kendimizi yollara. Ne nereye gideceğimiz, ne de nerede kalacağımız belli değildi. Açıkçası denizinden çok fazla keyif almadığımız için Antalya'yı tercih etmiyorduk, ama bu sefer bir değişiklik yapmaya karar verdik.
   Antalya'ya bağlı küçücük bir yer olan Adrasan'da karar kıldık. Daha önce gitmediğimiz, aslında hep önünden geçtiğimiz, ama hiç uğramadığımız bir yerdi. Çoğu kişi Olympos'u bilir de burayı es geçer benim gibi.
   Adrasan Olympos'u geçtikten yaklaşık on kilometre sonra. İsterseniz Olymposun içerisinden orman yolundan da gidebiliyorsunuz. İsterseniz de normal yoldan giderek Adrasan sapağından içeri giriyorsunuz. Yalnız sahil tabelasını kaçırırsanız kaybolma riskiniz olabilir. Dikkat etmekte fayda var. Adrasan'a vardığınızda eğer çok büyük bir yer beklerseniz  hayal kırıklığına uğrarsınız. Adrasan küçücük bir sahil kasabası diyebiliriz. Arkası alabildiğine dağlar. Deniz kenarında ise minik cafeler ve butik oteller var.
   Adrasan'a günübirlik uğrayıp, buradan devam da edebilirsiniz. Çünkü buradan Kemer yaklaşık 50 km uzaklıkta. Ama bence siz de bizim gibi geldiğiniz zaman en azından bir kaç gün kalmak isteyeceksiniz. Yalnız önceden belirtmem gereken çok önemli bir konu var. Adrasan'a en yakın banka ya da ATM yaklaşık 15 Km uzaklıkta. Bu sebeple buraya gelirken mutlaka yanınıza nakit paranızı almış olmanız gerekiyor.
   Biz bayram döneminde gittiğimiz için fiyatlar almış başını gitmiş durumdaydı. Biz de sahilden biraz uzak olmasına rağmen çok daha uygun fiyatlı bir apartta kaldık. Kaldığımız yerin adı Demirtepe Apart. Aslında eskiden sahibi olan kişinin eviymiş. Sonrasında ise kendisinin de kaldığı 4 odalı bir aparta çevirmiş. Denizden biraz uzak olmasının sorun olduğunu düşünmüştük, ama kendisi aslında kışın iş yaptığını söyleyince şaşırdık. Meğerse aslında Adrasan'da kışın arıcılık yapılırmış ve kış sezonu yoğun geçermiş. Duyduğumuzda oldukça şaşırdık.
   Kaldığımız apartın geceliği kişi başı 50 TL idi. Bunun içerisinde kahvaltı falan yok tabi. kaldığımız yerde kendi mutfağımız vardı. Hemen yanımızda da bakkalımız. Yalnız kaldığımız yerin konforlu olduğunu söyleyemeyeceğim. Yataklar da konforlu değildi açıkçası, ama fiyata göre olabilecek en iyi yerdi diyebilirim. Sonrasında öğrendiğimize göre bayramdan önceki dönemde sahil kenarındaki pansiyonlarda aslında bu fiyattaymış. Yani bayram sezonu haricinde giderseniz aslında sahil  kenarında da bu fiyatlara daha konforlu bir yerde kalabilirsiniz.
    Bizim gibi nargile hastalığınız varsa gittiğiniz her yerde iyi olmasa da bir yerler arıyorsunuz. Adrasan'a gittiğimizde de bunu yaşadık. Sahil kenarındaki cafelerin hiçbirinde nargile yok. Eskide bir yerde varmış, ama sonradan bırakmışlar. Sahilden 100 metre kadar geride El Dorado otelin terasında yapıldığını söylediler. Biz de denemek için oraya gittik. Sahildeki cafelerin şirinliği ve tabii manzarası sebebiyle daha çekici olduğunu belirtmeme gerek yok herhalde. Gittiğimizde teras cafesinde sadece biz vardık. Nargilesi olduğu doğru, ama tütünü çok başarılı değil maalesef. Gerçi bizden bir kaç tüyo aldı arkadaş yeni tütünler deneyecekmiş :)
   İlk gece hem yol sebebiyle, hem de 40 derecelik sıcak sebebiyle erken saatlerde uyuduk.
   İkinci gün ise yine yerimizde duramadığımız için Phaselis'e gitmeye karar verdik. Phaselis'e giderken yanımızda hiç nakit paramız olmadığını ve Adrasan'da çekecek yer olmadığını bildiğimizden Tekirova'ya girmek zorunda kaldık. Tekirova tamamen büyük otellerin ve yabancı turistlere hitap eden mağazaların olduğu bir yer. Aynı günün akşamı yine nargile sevdamıza yenik düşerek Tekirovaya indiğimizde ise daha büyük hüsrana uğradık. Çünkü akşamları otellere genelde her şey dahil gelen turistler dışarılara çıkmıyormuş. Biz yine de nargilemizi içtik, ama Adrasan'daki nargileden farkı var mıydı derseniz, hiç bir farkı yoktu. Bu arada fiyatlardan bahsetmem gerekirse pahalı olmadığını söyleyebilirim. Nargile 15 TL idi.
   Sahilinden bahsetmek gerekirse rüzgarlı ve boştu. Sahilin çoğu kesimlerini de anlattığım büyük oteller istila etmiş durumdalar zaten. Burada denize girmek yerine Adrasan'da girmeyi tercih ettik açıkçası.

Tekirova Nargile içtiğimiz restoran Pera City

Pera City

Tekirova

Tekirova sokakları genelde boş

Mekanlarda genelde boş

   Neyse dönelim Phaselis'e. Daha önceki yazılarımda da Phaselisten bahsetmiştim. Sonbaharda inanılmaz güzeldi. Kimsecikler yoktu, istediğiniz gibi gezip, keyfini çıkartabiliyordunuz. Şimdi gittiğimizde ise bildiğimiz bir insan seli ile karşılaştık. Antalya'nın yakın olması sebebiyle sanırım, insanlar hem piknik yapmak, hem denize girmek, hem ailelerini gezdirmek adına buraya gelmişler. İnanılmaz kalabalıktı, kendimizi İstanbul'da hissettik diyebilirim. Arka taraflara sadece yürüyerek baktık. Ama ön taraftaki tarihi limanda (sanırım taşlık olması sebebiyle) daha az insan vardı. Aslında denize girmeyecektik ama 40 derece sıcakta buharlaşmak üzere olduğumuzdan deniz ayakkabılarımızla bu taşlık kısımdan denize girdik. İyiki de girmişiz. Size de gittiğiniz zaman tavsiye ederim. Ama giderken yanınıza mutlaka deniz ayakkabısı ve deniz gözlüğü alın. Çünkü taşlık taraftan denize girdiğinizde eski kalıntıları ve taşların arasına saklanmış minik balıkları görebiliyorsunuz. İnanılmaz keyifli oluyor. Bu arada Phaselis ören yeri olması sebebiyle giriş ücretli. Ücreti 10 TL, ama yanınızda müze kart varsa bedavaya girebiliyorsunuz. Bu arada elinde megafonla gezen bir görevli Phaselis'in akşam 19:00'da kapadığı ve arka tarafta tuvaletlerin olduğunu anons ediyor. Kalabalığın çok hoşuna gitmiş olacak ki, anonstan sonra bir alkış koptu. Görevli de gülümseyerek selam verdi. Belirtmeyi unuttum. Phaselis'in içerisinde tost tarzı şeyler yiyebileceğiniz ve soğuk bişeyler alabileceğiniz bir kafeterya da bulunuyor.
   Bir sonraki gün Adrasan'da olduğumuzu öğrenen bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine teleferiğe gitmeye karar verdik. Teleferik Tahtalı'da yani Tekirova'yı ve Phaseli'si geçtikten sonra. Zaten kendi sapağı var yol üzerinde fark ediyorsunuz. Sapaktan girdikten 7 KM daha yukarıya tırmanıyorsunuz. Sonrasında aracınızı park edip teleferiğe gitmek için gişelere doğru ilerliyorsunuz. Ama öncesinde eminim ki itfaiye havuzunun (helikopterler için) önünde bir panaromik resim çekeceksiniz :)). Gişelere gittiğiniz zaman da ufak çaplı bir şok yaşayacaksınız. Teleferiğe gelen çok fazla turist var ve çıkış kişi başı 32€. Biz de bunu ilk gördüğümüzde bizden beklenmeyecek bir tepki verdik. Sonrasında bilet satıştaki hanımefendi bizde Türkler için kişi başı 60 TL olduğunu söyledi. Bunun içinde çok rahatladığımızı söyleyemeyeceğim açıkçası. Çok uçuk bir rakam olduğunu düşünüyorum. Yine de bir seferlikte olsa çıktık. Teleferik kabini oldukça büyük. İçerisine yaklaşık 50 kişi alıyor. İçeride tahmin edersiniz ki havalandırma yok. Konserve gibi yukarıya çıkıyorsunuz ve aynı şekilde aşağıya iniyorsunuz. Bir de buranın özelliğimidir anlamadım, yukarı çıkarken tellerin bağlı olduğu 5-6 tane direk var. Bunlardan geçerken kabin sarsılıyor. Her geçişte de büyük bir heyecanla çığlık atılıyor :). Kulaklarım çınladı dersem yalan olmaz.
   Neyse yukarı çıktığımızda ben açıkçası sadece boş bir alan bekliyordum. Ama her turist mekanında olduğu gibi burası da gelişmiş bir mekan. yukarıda 3 katlı bir bina ile karşılaşmak beni oldukça şaşırttı mesela. Mekanın giriş katında kafeterya, birinci katında ibadet odası, ikinci katında restoran, üçüncü katında ise seyir terası bulunuyor. Ayrıca içeride asansör de var.
İtfaiye havuzu - Teleferik giriş

Teleferik


Yamaç paraşütü

Yukarıdan manzara








   İsterseniz siz de yanınızda yiyecek içeceğinizi getirip dışarıdaki masalardan faydalanabiliyorsunuz. Zaten anladığım kadarıyla içerisi çok pahalı. Bir magnet için 15 TL istemelerinden ben bunu  çıkardım. Yani sonuçta ben en fazla 3 TL vermiş birisi olarak biraz şaşırdım açıkçası. Bu arada fotoğraf makinenizi unuttuysanız üzülmeyin yukarıda benim saydığım 4-5 tane fotoğrafçı çalışıyordu. Sizi değişik pozlarda düğün fotoğrafları çekiyorum misali çekiyorlar. Sonrasında resimleri almaya gittiğinizde nasıl bir fiyatla karşılaşırsınız onu da bilemiyorum açıkçası.
   Bir de yukarıdaki resimlerde görüldüğü gibi atlama yapabiliyorsunuz. Sizi halatlarla gerip bir anda fırlatıyorlar. Eminim çok keyifli olmalı. http://www.olymposteleferik.com/tr/ana-sayfa/ adresinden siz de girip inceleyebilirsiniz.

   Bu arada teleferik sadece iki tane olduğu için iniş ve çıkışları saatli. Bunları da aşağıda bilet aldığınız kişilerden öğrenebilirsiniz. Buna göre bineceğiniz yerde sıra oluşuyor çünkü bilginiz olsun.
   Teleferikten ayrıldıktan sonra yukarıda da belirttiğim arkadaşımın tavsiyesi üzerine Ulupınar'a alabalık yemek için yola çıktık. Gidiş günümüzün Pazar olması sebebiyle sanırım inanılmaz kalabalıktı. Burası da Pazar günü Antalyalıların kaçma mekanı anladığım kadarıyla. Önce Şelale Restorana gittik. En meşhuru burası sanırım yer yoktu ve sırada insanların beklediğini söylediler. Hemen çıktık tabii. Ben zaten o kadar kalabalık mekanlardan pek hoşlanmam çıktık yolun üst tarafında kalan Yeşil vadi restorana oturduk. İyiki de buraya oturmuşuz. İnanılmaz memnun kaldık. Hem mezeleri lezzetliydi, hem balığı lezzetliydi, hem de fiyatları gayet uygundu. Sizin için hiç bir fedakarlıktan kaçınmadan fiyatlarını sordum. Mezelerin tanesi 5 TL, balık ise 15 TL idi. Fiyatlar bize gayet uygun geldi. Ayrıca normal masalarda da oturabiliyorsunuz, ama biz tercihimiz sebebiyle ayaklarımız buz gibi şelale suyunun içinde oturduk.
Yeşilvadi restoran
Yeşilvadi Restoran



















   Ayaklarınız sürekli suda oturamıyorsunuz yalnız. Su o kadar soğuk ki ayaklarınız uyuşuyor bir yerden sonra. Bu sebeple masaların altına kasalar koymuşlar çok üşüdüğünüzde ayaklarınızı çıkartabilin diye. Bu arada balığın üzerine kendilerine özel zeytinyağlı ve baharatlı bir sos yapmışlar. Balığın bütün o kuruluğunu almış ve çok güzel bir lezzet katmış. Gittiğiniz zaman benim tavsiyemdir anlayacağınız.
   Ulupınar'dan yine Adrasan'a döndük ve son günümüzün akşamında yine güzel sahilinde deniz sefamızı yaptık. Bir sonraki günde eve dönmek için yollara koyulduk.
   Ben bu tatilimin bu kadar güzel geçebileceğiniz tahmin etmemiştim. Eğer siz de tatiliniz için henüz bir rota belirlemediyseniz bence buraya mutlaka uğramalısınız.

Sevgiyle kalın,
Merve...

10 Temmuz 2015 Cuma

Selanik - Halkidiki - Thassos Gezi Notları

Merhaba,


   Bu gün size iki günlüğüne gittiğimiz Yunanistan tatilimizi elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.
    Aslında çok tesadüfi oldu  bu seferki gidişimiz. Hiç planlamamıştık, sonra bir gün www.gruppal.com internet sitesi üzerinden gelen bir mailldikkatimi çekti. İki günlük olan bu tur için fiyatları kişibaşı 200 TL idi. Fiyat uygun geldi, ama yine de diğer tur şirketlerini de araştırdım. Fiyat gerçekten uygundu. Bu seferde acaba sıkıntılı bir şirketmi diye şikayet sitelerine bir göz gezdirdim, ama her şirkette olabilecek kadar şikayet vardı. Yani tur çok sıkıntıı geçecek gibi durmuyordu. Eh hazır vizemiz de varken değerlendirelim dedik ve Cuma akşamı çıkışlı turumuzu aldık.
   Sitenin bir acenteliği yok. önce internet üzerinden turu alıyorsunuz. Sonrasında çağrı merkezini arayarak rezervasyonunuzu onaylatıyorsunuz. Veya biraz beklerseniz kendileri sizi arayarak onaylıyorlar. Sonrasında ise tur günü ya da bir gün öncesinde sizi arayarak tur operatörünüzün ve biniş saat ve yerinizin bilgilerini paylaşıyorlar.
   Bizi arayan arkadaş Kadıköy Evlendirme Dairesi önünden saat 22:00'de otobüsün hareket edeceğini bildirdi. Biz de o saatte Kadıköy'de olduk. Eğer araba ile gidecekseniz ve nereye bırakacağım diye düşünüyorsanız Metrobüsün hemen yanındaki otopark 24 saat açık. Bir günlük ücreti de 11 TL. 3 günlük ücret alıyorlar yani 33 TL bir ücret ödüyorsunuz.
   Otobüs bizi aldıktan sonra önce Beşiktaş Yıldız Camii, sonra da İncirli'den son yolcuları alarak yola koyuldu. Yola çıktıktan sonra tur operatörümüz bize gideceğimiz yerler ve yapacağımız şeyler ile ilgil bilgilendirme yaptı. Tarihi yerler ile ilgili bir kaç bilgi verdi. Bu arada tahmin ettiğimiz gibi farklı tur şirketlerinden bu turu satın almış kişilerle birlikte tur düzenleniyordu. Otobüsümüzün üzerinde www.tatilselfie.com yazısı vardı. Buradan da anlaşılacağı üzere otobüste 3-4 farklı tur şirketi müşterisi vardı. Bazıları da bizden yüksek ücret ödemişti üstelik, ama aynı hizmet alıyordu.
   Otobüs sıır kapısına varmadan önce bir dinlenme tesisinde mola verdi. Sonrasında sınır kapısına bir kaç saat daha gittik. Sınıra geldiğinizde oradaki polis memurlarına bağlı olarak ya pasaportları topluyorlar, sizi araçtan indirmiyorlar, ya da hepinizi tek tek indirerek pasaportları kontrol ediyorlar. Bu tamamen sizin şansınıza kalmı bişey. Bu arada sınır kapısında sıraya kalmak ta tamamen şans. Biz ilk giiden otobüz olduğumuz için beklemedik, ama arkamızdan bizim gibi gelen 2 - 3 tur otobüsü daha vardı.
   Sınırı geçtikten sonra bir kaç saat daha yolunuz oluyor ve bu zaman diliminde mümkün mertebe uyumanız gerekiyor. Çünkü sizi sabah bir otele götürmüyorlar. Direk şehr gezmeye başlıyorsunuz. Bu sebeple uyumanız önemli. Sabah saatlerinde Anastasia abla olarak geçen br mola tesisine geliyorsunuz ve kahvaltınızı burada alıyorsunuz. Tabii ki ekstra. Normal kahvaltı tabakları var. Fiyatı 12 € çay ücretsiz istediğiniz kadar içebiliyorsunuz. Dönüşte de yine buraya uğrayıp kurabiye, sakız reçeli gibi hediyelikler alabilmenizi sağlıyorlar.
   Buradan devam ederek bir kaç saatlik yoldan sonra Selanik şehrine varıyoruz. Önceliğimiz Atatürk Evi. Saat 10:05'te açılıyor ve turları sırayla alıyorlar. Hangi tur önce gittiyse önce o giriyor yani. Biz ikinci turduk. Bu sebeple beklememiz gerekecekti. Ama sıkıntı olmadı çünkü Atatürk Evi'nin tam karşısındaki kahvelerde kahve içerek ve hediyelik eşya bakarak zaman geçirebiliyorsunuz. Çoğu Türkçe biliyor. Ayrıca bedava internetleri var.Malum bu dönemde Wi-fi hayati önem taşıyor :)).
  Atatürk Evi'ni gezerken farkettiğimiz çok yalınlaştırılmış olduğuydu. Yani evi müzeye çevirmişler doğru, ama modern bir müzeye çevirmişler. Bütün eşyalar kaldırılmış. Evdeki büün yalanmışlıklar da eşyalar ile birlikte yok olmuş Odalarda sadece Ata'mıza ait bir kaç beylik eşya var ve slayt gösterileri mevcut. Odaların bir tanesinde Ata'mızın balmumu heykeli var, bir diğer odada ise annesi Zübeyde Hanım'ın heykeli bulunuyor. Evin içerisinin eski görüntüleri hakkında bilgi edinmek isterseniz bakabileceğiniz elektronik görseller mevcut. Bir de her kata o katın krokisinin çıkarıldığı minyatürler konulmuş. Buradan eşyaların şeklini ve yerini hayal edebilirsiniz. Yine de gezilmesi gerektiğinin kesin olduğu kanaatindeyim.



   Atatürk Evinden çıktıktan sonra yarım saatlik bir serbest zamanımız kalmıştı. Havanın sıcak olması sebebiyle soğuk bişeyler arıyorsunuz. Yunanistan'da Ica Latte gibi bişey yok. Onu yerine Frappe var, yalnız şekersiz içmek her yiğidin harcı değil. Bir de onların dondurma ile yaptıkları bir içecek var, ama ben denemedim. Yine de güzl gözüküyordu. Anladığım kadarıyla içerisinde kahve yok, sadece soğuk bir içecek. Frappe 0.70 € belirtmeden geçemeyeceğim.
   Atatürk Evi'nden sonra yolumuz direk Selanik'e doğru devam etti. Bu arada tur operatörümüz geçtiğimiz yerler, yollar hakkında bize sürekli bilgi verdi. Kendisi de Gümülcineli olduğu için buraları çok iyi biliyordu. Bu sa bizim çok büyük şansımız oldu açıkçası.

   Selanik'e gittiğimizde panaromik bir şehir turu yaptıktan sonra sahil kısmında Beyaz Kale olarak anladırılan yere gittik. Ve burada bir saate yakın bir serbest zaman verildi. Beyaz Kale olarak adlandırılmasının bir anlamı olduğunu öğrendik. Daha önce burada çok fazla infaz yapıldığı için eğer yanlış hatırlamıyorsam kara kule gibi bir ismi varmış. Yunanlılara geçtikten sonra ise Yunanlılar bu kuleyi beyaza boyayarak bir daha bu şekilde kullanmamışlar. Kulenin adı da Beyaz Kule olarak değiştirilmiş. Ama zamanla yine eski rengine dönmüş. Kuleye giriş 2 €, ama o sıcakta yukarıya çıkamayacağımızı düşündüğümüzden biz içeriye girmedik. Onun yerinde sahilde ufak bir tura çıktık. Yine sahil kenarında görebileceğiniz güzellikler arasında Büyük İskender heykeli yer alıyor. önünde resim çektirmek adettendir diyen herkes te burada oluyor. :)
   Toplanma yerinde toplandıktan sonra Halkidiki'ye doğru yola çıktık. Yol yaklaşık 2 saat sürüyor. Halkidiki'ye vardığınız zaman tur şirketi sizi direk sahilde bırakıyor. Sonrası serbest zaman...
   Biz nereye girsek diye düşünürken sahili arkanıza aldığınzda sağ tarafa doğru yürüyerek sahilin sonunda ulaşabileceğiniz Freedom Beach Bar'a vardık. Mekan hem bizim tur operatörümüzün tanıdığıymış, hem de restoran olarak te hizmet verdiği için denizden çıkıp direk yemeğe gömülebiliyorsunuz :) Ana yemek yemedik, ama kalamar dolmasını da beğenmedik açıkçası. Çünkü daha önceden tecrübeliyiz. Normalde içine konulan peynirden farklı bir peynir kullanmışlar. Tadı da doğal olarak değişmiş. Yemekleri konusunda pek bişey diyemeyeceğim yani. Ama mekan sahili açısından gayet iyiyidi. İnternet sorarsanız ise size şifresini veriyorlar, fakat mekan kalabalık. Bağlanması olası bir sıkıntı.


   Denizimize girip, yemeğimizi yedikten sonra Halkidiki'den ayrılmak için otobüsümüze geri döndük. Hepimiz çok yorulmuştuk. Bir duş alıp, biraz dinlendikten sonra akşamki taverna gecesine hazırlanmak istiyorduk.
   Yunanistan, Selanik şehr merkezinde bulunan Capsis otelde konakladık. Otel 4 yıldızlı. Dışarıdan biraz eski gözüküyor. İçinin de çok yeni olduğunu söyleyemem, ama otel temiz ve konforluydu. Aynı zamanda sabah kahvaltısı da gayet yeterliydi.

   Otelimizde biraz dinlendikten sonr akşam 18:00 civarında gelecekler ile birlikte tavernaya gitmek üzere yola çıktık. Taverna kaldığımız otele yürüyerek 10-15 dakika arasında sürüyor. Gittiğimiz tavernanın adı Odos Onerion idi. Mekan gayet güzel ve başarılıydı. Yüksek tavanlı, çok eski bir mekan olduğu belli. İç duvarları dur duvarlarına benziyordu. İçeride bir erkek, bir bayan iki solist, bir gitarist, bir de Yunanistanın çalgısı olan gitara benzeyen bir çalgı vardı. Hem Yunan, hem de bizim gibi bir kaç tur olduğu için Türk müzikleri söylediler. İstediğimizi seçebileceğimiz et, tavuk, balık olmak üzere 3 menü sundular. Aynı zamanda içki olarak uzo isterseniz size küçük şişede getiriyorlar. Bu uzodan da 2-3 kadeh çıkıyor. Uzoyu da sadece üzerine buz koyarak içmenizi öneriyorlar. Çünkü Türk rakısından biraz daha hafifmiş. Ben içmedim, içenlerin yalancısıyım :) Bu arada Taverna gecesi ekstra olduğu için kişibaşı 40 € bir ödememiz oldu.

   Keyifli Taverna gecesinden sonra otelimize döndük ve hemen uyuduk. Ertesi sabah istikametimit Thassos idi. Öncesinde Kavala kurabiyesi alabilmemiz ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın evini ve mezarını gezebilmek adına Kavala'ya geçtik. Mehmet Ali Paşa'nın evi tepede kalıyor ve Kavala'ya tepeden panaromik olarak bakabiliyorsunuz. Arka tarafında ise alabildiğine bir deniz manzarası var.
Evini de isterseniz belli bir ücret karşılığında gezebiliyorsunuz.



   Minik Kavala gezimizin ardından Tahssos'a doğru yola çıktık. Adaya gidebilmemiz için yaklaşık bir saatlik bir feribot yolculuğumuz oldu. Adaya vardıktan sonra adanın arka tarafında bulunan sahile doğru yola çıktık. Sahili inanılmaz güzel ve doğayla içiçe oluşu insanı çok etkiliyor. Aynı zamanda sahil kenarında küçük salaş balık lokanlataları mevcut. Biz de gelmişken onların en ünlüsünden ve yemeklerinin en güzel olduğu söylenenlerden bir tanesine oturduk. Restoranın adı Fish Taverna Korali. Eğer giderseniz mutlaka denemeniz gereken yemekleri var. Bir kere somonu harika. Peynir kızartması, midyesi, kalamar dolması hepsi leziz. Ama benim yediğim ana yemek olan yengeç sosuyla birlikte suulan somon ve karides inanılmazdı. Yanında pilav ve bir parça bizimkine benzemeyen slatası vardı, ama size diyebilirim ki hayatımda yediğim en güzel deniz mahsullerinden birisiydi. Dediğim gibi eğer şansınız olursa uğramadan gelmemeniz gereken yerlerden.

   Bu keyfimizi de yerine getirdikten sonrasınd dönş için yola koyulduk. Otobüsümüzde toplanarak İpsala'ya doğru yola çıktık. Ama tur operatörümüzün için rahat etmedi ve bizi Gümülcineye de soktu. Araçtan inmedik, ama yine de şehir merkezini gezmiş olduk. Ordan bir de Gümülcine kahvesi aldık. Aslında bildiğiniz Türk kahvesi. Herhangi bir farkı yok, ama yeni çekilmişti ve açıkçası lezzetli bir kahve.
   Vee yolculuğumuzun sonu Yunanistan Duty Free :) Yalnız burada belirtmem gereken şey 72 saati doldurmadığınız zaman sadece 1 LT içki alabiliyor olmanız. Hiç yapmazlarmış, ama bizim otobüsü durdurdular ve ellerimizdeki içkileri kontrol ettiler. Gerçi herkeste fazla vardı, ama bilmediğimiz için izin verdiler. Yalnız bir dahaki sefere izin vermeyeceklerini de söylediler. Sizin de bilginiz olsun. Ama valizleri de kontrol etmediler, bunu da belirtmek istedim.
   Biz böylece hiç ummadığımız kadar güzel geçen bir yolculuğumuzun daha sonuna geldik. Bir sonrakinda görüşmek dileğiyle...

Sevgiyle Kalın,
Merve...

  

11 Haziran 2015 Perşembe

Ev Yapımı Ice Latte

Merhabalar,

   Sıcakların yavaş yavaş yüzünü göstermeye başladığı bu günlerde benden de size bi kıyak olsun istedim ve evde yapabileceğiniz kolaycacık Ice Latte tarifi vereyim dedim.
   Hem sunumu çok keyifli, yani gelen misafirlerinize de bu tarifi ikram edebilirsiniz. :)
   Öncelikle kahve yapmanız gerekiyor. Ben filtre kahve ile yaptım, ama siz nescafe ile de yapabilirsiniz. Öncelikle bir veya iki fincan nescafe yapıyorsunuz. İçine süt, şeker gibi şeyler koymayın. Sonrasında kahvenizi soğutuyorsunuz, soğuyan kahvenizi de buz kaplarının içine koyuyorsunuz.
Buz küplerinde hazırladığımız kahve

   Buz kalıplarınızdaki kahveler soğuduktan sonra, büyük bir bardağa kahve küplerinizi koyuyorsunuz, bardak tamamen dolana kadar. Sonrasında yanına başka bir bardağa, ya da  küpleri koyduğunuz bardağın içine (bu tamamen sizin sunum düşüncenize bağlı) süt koyuyorsunuz. Yine yanına küçük bir shot bardağına ya da küplerinizi koyduğunuz bardağın içine şekerli su yapıp koyuyorsunuz.
İstediğiniz şekilde hazırladığınız sunumunuz.
Sonra şekerli suyumuzu (isteğe bağlı)
Önce sütümüzü ekliyoruz.




















   İşte sonunda Ice Latte'niz hazır :)
Kolay Ice Latte :)

Sunumlara yapabileceğiniz farklılıklar da tamamen size kalmış artık.
Afiyet Olsunnnnn :)

Sevgiyle Kalın,
Merve...

6 Haziran 2015 Cumartesi

BERLIN GEZİ NOTLARI

   Merhabalar,

  Yine bir gezinin arkasında kalanlarla birlikteyiz :)
  Berlin'de toplamda 4 gün gezmiş olmamıza rağmen anlatılacak çok şey biriktirdim  bu sefer. Yaşanılan II. Dünya savaşı, insanlara yaşattıklarının halen unutulmamış olması ve hiç bir yerde izine rastlayamayacağınız Hitler...

   Öncelikle uçuşumuzla başlamak isterim. Diğer havayollarının daha ucuza geldiğini düşünebilirsiniz, ama eğer bazı tercihleriniz varsa ve rahatınıza biraz olsun düşkünseniz ben size Türk Hava Yolları'nı öneririm. Servisleri ve uçağın rahatlığı açısından diğerlerinden çok daha iyi olduğu kesin.

   Uçak havalandıktan sonra öncelikle, size Yurtdışı uçuş olması sebebiyle sanırım lokum ikramında bulunuyorlar. Sonrasında ise size yemek listesini veriyorlar. İki seçimli bir yemek listeniz var. İçerisinde alkolün de bulunduğu bir de içecek listeniz bulunuyor. Uçuştan önce film izleyebilmeniz veya müzik dinleyebilmeniz için size kulaklıkta veriyorlar. Kulaklıkları koltuk kolunuzun yanına takarak kullanabiliyorsunuz.



Lokum İkramı



Menü


Yemek iki çeşit Somon ya da Tavuk yiyebilirsiniz.

   Berlin'de gezilecek çok yer var. İster planlı gezin, isterseniz hiç bir plan yapmadan. Çünkü çoğu tarihi eser şehir merkezinde. Kimseye sorma ihtiyacı duymadan çoğu yeri gezebiliyorsunuz. Burada işinize yarayacağını düşündüğüm bir kaç ufak bilgi de eklemek isterim. Öncelikle Almanya'da hava Türkiye gibi olmuyor. Yani sıcaksa her gün sıcak gibi bir kavram yok. Biz ilk gün üzerimizde sadece T-shirt ile gezerken ikinci gün bir deri mont veya Sweat Shirt alma ihtiyacı duyduk. Üçüncü gün de bu şekilde gezebildik. Ama son gün gerçek rüzgarıyla tanışarak montlarımızı almak zorunda kaldık. Almanya'da hava bir anda değişebiliyor. Bu sebeple ne işimize yarar, yük etmeyelim diyerek sakın üzerinize kalın bir şeyler almadan gitmeyin. Gittiğimiz tarih ise 22 Mayıs'tı. Bunu da belirtmek isterim ki siz de giderken üzerinize ona göre bir şeyler alın.
   Neyse çok uzattım. Biz aslında bir arkadaşımızın düğünü için Almanya'ya gittiğimizden, yani oranın olanaklarını bilen birisi olduğundan otel yerine şehir merkezine yakın binalardan birinden daire kiraladık. Daire sadece bir oda. İçerisinde normal mutfağı, banyosu ve ufak bir gardrobu mevcuttu. Aynı zamanda dairede ücretsiz olarak kullanableceğiniz wi-fi bulunuyor. Bu daireyi günlük 55 Euro olarak kiraladık. hemen karşısında market olduğu için de gayet rahat ettik. Eğer siz de gitmeyi düşünürseniz internetten bu şekilde olan evleri araştırmanızı tavsiye ederim. Yalnııızzzz eğer bir tatil zamanına denk gelecekseniz dikkat etmeniz gereken bir durum var. Almanya'nın tatil günlerinde hiç bir mağaza, market vb. gibi yerler açık olmuyor. Biz gittiğimizde de bir tatilleri vardı ve 3 gün boyunca sadece Türk bakkalda denmez ama büfe gibi yerleri açıktı. Alışveriş merkezleri açık, ama içerisindeki bütün mağazaları kapalı oluyor. Bilginiz olsun.



Mutfak

Mutfak

Mutfak

Gardrop

Oda Genel Görünüm


        Daiemiz binanın 10. katındaydı. En son gün ev sahibimiz de gelerek memnuniyetimizi, herhangi bir sıkıntımız olup, olmadığını sordu. Anlayacağınız kaldığımız yerden çok memnun kaldık.

   Şimdi bu bilgileri paylaşıp rahatladıktan sonra, Berlin ile ilgili gezi notlarıma geçebilirim. 
   Berlin'in ilk gününde şehir merkezine çok yakında kaldığımız için şehri yürüyerek gezme kararı aldık. Elimize tutuşturulan metro haritası ile birlikte yola koyulduk. (Yürüyeceğimizi söyledik, ama arkadaşımız aklım kalmasın dedi diye aldık :)) İlk önce şehir merkezi Alexanderplatz'e indik.  Burasının insanların buluşma noktası olduğunu farkettim. Aynı bizim taksim gibi... Hatta çok değişik kıyafetli insanlara bile rastladık, ama sanırım bu o güne denk gelen "Kültürler Festivali" ne gideceklerin yaptığı bişeydi. 


   Alexanderplatz'de şehre kurulan ilk trenin garını görebilirsiniz. Bizim gibi turnikeleri olmadığı için yukarı çıkıp, içine de bakabilirsiniz. Almanya'da bilet kontrolü tren içinde gezen kondüktörler tarafından yapılıyor. Bu yüzden içeri girerken herhangi bir turnike yok. 
   Alexanderplatz'i arkamıza alıp, yolumuza devam ediyoruz. Güzel bir yoldan yürüdükten sonra sağ tarafa doğru yöneldiğimizde karşımıza Marienkirche kilisesi ve hemen karşısındaki Poseidon heykeli çıktı. Kilisenin içini ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz eğer isterseniz. 
Poseidon

Poseidon

Marienkirche kilisesi

Marienkirche kilisesi

Marienkirche kilisesi

Marienkirche kilisesi

   Poseidon heykelini arkamıza alarak tam karşısına doğru yürümeye karar verdik. Yolda yürürken ise sık sık bisikletli insanlarla karşılaşmak bizi şaşırttı. İstanbulda'da keşke bu şekilde dolaşabilsek diye geçirdik içimizden. Almanya'da bisikletlilere çok güzel haklar tanınıyor ve kendi yolları var. Bu sebeple şehrin her yerinde bisikletle gayet rahat gezebiliyorsunuz. Ayrıca sizin de katılabileceğiniz bisiklet turları var. 




    Evet devam ediyorum :) Sol tarafa doğru yürüdüğümüz zaman eski parlemento binasına ulaştık. İçini gezebiliyorsunuz, ama çok fazla görebileceğiniz bir şey olmadığını söylemek isterim. Diğer devletlerden gelen bir kaç hediye ve porselen vardı. Parlemento binasından çıktıktan sonra kapıyı arkamıza alarak sol tarafa doğru devam ettik ve Berlin kanalına ulaştık. Kanalı sağa doğru takip ederek Museum Iseland olarak adlandırılan müze adasına ulaşabiliyorsunuz. Burada bizim ülkemizden de getirilen tarihi eserlerin sergilendiği 5 adet müze bulunuyor. Biz bunlardan sadece Berliner Dom yani Berlin Katedralini gezdik. Çünkü şehri daha çok gezmek istiyorduk. Berlin Katedralinin dışı çok güzel bir bahçe şeklinde. Almanlar ya da Almanya'da yaşayan insanlar güneşi gördükleri zaman herhangi bir çimenlikte yatıveriyorlar. Malum güneş çok az yüzünü gösteriyor buralara, ama bu da bizim aslında ne kadar dış görünüşe ve insanların neler düşüneceklerine ne kadar önem verdiğimizi gösteriyor. Çünkü oradaki insanlar buna hiç aldırmıyor ve istediklerini yaşıyorlar. Bu da sizinde rahatlamanızı sağlıyor ister istemez.
   Berliner Dom içeri giriş fiyatı 7€. Yanında isterseniz ekstra fiyat ödeyerek Audio Guide (sesli turist rehberi de diyebiliriz) alabiliyorsunuz, ama bu kadar çok Türk'ün yaşadığı bir ülkede maalesef bu sesli turist rehberlerinin Türkçe seçeneği yok. Yani eğer İngilizceniz iyi değilse bunlar pekte işinize yaramayacaktır.
İçeride görebileceğiniz çok değişik bişey olduğunu söyleyemem, ama yapılan işçilik gerçekten görülmeye değer. Ayrıca katedralin en üstüne çıktığınız zaman bir 100 basamak daha çıkarak tepesine ulaşabiliyorsunuz. Buraya çıktğınız da ise Berlin'i kuş bakışı izleyebiliyorsunuz.













   Berlin Katedralinden çıktıktan sonra gerçekten yorulmuş olduğumuzu fark ederek hemen karşısındaki kanalın kenarında bulunan restaurant - cafelerden bir tanesine oturduk. Keyifli mekanlar, ama yer bulmak biraz zor olabiliyor. özellikle de hava güzelse.
   Önce sadece bir şeyler içelim diye oturmuştuk, ama sonra karnımızın acıktığını farkederek pizza söyledik. Pizzanın fazla bir malzemesi olmamasına rağmen, hamuru el açımıydı ve gerçekten lezzetliydi. Yani Berlin'e giderseniz bence burada bulunan restaurantlardan birinde pizza denemelisiniz.

   Daha sonrasında ise Berlin'de düzenlenen ve denk geldiğimiz Kültürler Festivali'ne katılmak için arkadaşlarımızla buluşmak üzere buradan ayrıldık.
   Metro ile gayet rahat bir şekilde yaklaşık 10 dakika içinde Kültürler Festivali'nin yapıldığı yere ulaştık. Festival Berlin'de sokaklar arasında kurulan ve çeşitli yemekler ile içkilerin satıldığı, müziklerin çalındığı gayet keyifli bir mekan olarak karşımıza çıktı. Almanya'da ya da Dünya'nın herhangi bir yerine gittiğinizde buna şahit olabilirsiniz sanırım bilmiyorum, ama rahatlıyorsunuz. Bu ne demek derseniz şu şekilde açıklayayım. İnsanlar burada alkolün sınırlarını içiyorlar, ama taşkınlık yapan, başkalarına sarkan, ya da bizi rahatsız eden kimse olmadı. Bu sebeple biz de gittiğimiz yerden, yaptığımız şeyden keyif alma imkanı bulduk. Değişik lezzetler tattık, alkol aldık. Müzik eşliğinde keyfimizce dans ettik. Burada her grubun kendi etnik kültürüne uygun müzikleri dinleme şansınız oluyor. Bu da bizim için gayet keyifli bir deneyim oldu diyebiliriz. Ama gün içerisinde o kadar yorulmuştuk ki, çok geç saatlere kalmadan evimizin yolunu tuttuk.
   Bir sonraki gün benim en yakın arkadaşımın, 15 yıllık dostumun düğünü vardı. Bütün gün düğün koşuşturmacasıyla geçtiği için hiçbişey yapamadık. Ama benim arkadaşım gerçekten çok güzel bir gelin oldu :) Üzgünüm, ama burada resmini paylaşmazsam büyük haksızlık edermişim gibi geldi. O yüzden sizi çok boğmadan bir resimle buyurun efendim.

   Üçüncü günümüzde ikinci annem olarak tabir edebileceğim arkadaşımın annesinin evinde kahvaltımızı ettikten sonra kendimizi hemen yollara vurduk. Biz kahvaltımızı edebileceğimiz bir evimiz olduğu için dışarıda hiç kahvaltı etmedik. Ama daha önce okuduğum yazılardan ve bloglardan anladığım kadarıyla Berlin'e gelindiği zaman mutlaka gidilmesi gereken bir yer varmış ki adı Einstein Cafe. Kahvaltılarının çok güzel olduğunu neredeyse her yerde okudum diyebilirim. Eğer siz de giderseniz bizim gibi atlamayın ve bir gün oraya mutlaka uğrayın. Ben uğramadığım için içimde kaldı gibi. Cafe şehir merkezinde yer alıyor.
   Biz kahvaltıdan sonra kendimizi dışarı attık ve Berlin'in ilk kurulduğu yer olan Nikolaiviertel'e yol aldık. Kilise 1220 ile 1230 yılları arasında inşa edilmiş. II. Dünya savaşı sırasında ise neredeyse tamamen yıkılmış. Sonrasında Doğu Berlin tarafından onarılmasına 1982 yılına kadar izin verilmemiş. Daha sonrasında ise aslına uygun olarak restore edilmiş. Akustiğinin çok iyi olduğuna dair bilgi aldım. Takdir edersiniz ki içerde bunu deneme şansım olmadı. İçerisinde ise tam 41 tane çan bulunuyormuş. Bu bölge aynı zamanda restore edilmiş orta çağ yapıları ve bunların sonradan yapılmış benzerleri ile donatılmış durumda. Gezerken inanılmaz keyif alıyorsunuz. Aynı zamanda kilisenin içini de gezebiliyorsunuz. Bir kısmı açık, bir kısmına ise biletle girebiliyorsunuz. Ben Tğrkiye'de çok daha iyilerine şahit olduğum için içini gezmeye para vermek istemedim açıkçası.






   Kiliseden çıktıktan sonra kaybolmadan yine kanalı takip ederek, Berliner Dom'un önünden geçerek tekne turlarının yapıldığı yere ulaştık. Tekne turları iki şekilde yapılıyor bir tanesi 3 saatlik, bir tanesi 1 saatlik. 3 saatlik olan turun fiyatını bilmiyorum, çok uzun olduğunu ve insanın sıkıldığını söyledikleri için biz 1 saatlik turu tercih ettik. Bence bizim için de gayet yeterli oldu bu bir saatlik tur. Tur gemileri kanalın iki tarafından da kalkıyor. Bu işi yapan bir sürü yer var. Bazılarında fiyat 10€, bazılarında 12€. Biz sırf denk geldiği, bir de ben ısrarla iki katlı tekneye binmek istediğim için 12€ olan tura katıldık. :) Tamam bazen olabiliyor böyle şeyler, sizin de başınıza geliyordur mutlaka. Tur ücretinin içinde daha önce kilisede de bahsettiğim sesli turist rehberi de var. Yalnız rehberin içinde yine Türkçe yok. İngilizce olarak dinleyebiliyorsunuz. İçerisinde olan diller İtalyanca, Almanca, Portekizce, Fransızca, İspanyolca, Polonya Lehçesi var. Artık hangisinde daha iyiseniz :). Aynı zamanda yine şehir merkezinden kalkan tur otobüsleri de var. Hani şu üstü açık olanlardan. Biz istiyorduk, ama vaktimiz kalmadığı için binemedik. Zaten eğer tekne turu yaptıysanız, otobüs turuna gerek kalmıyor. Ama otobüs turlarında Türkçe anlatımlı gezi rehberleri olduğunu gördüm. Bunu da ek bilgi olarak belirtmek isterim.
   Tekne turunda neredeyse en önemli yerlerin hepsini geziyorsunuz. Çünkü anladığım kadarıyla en prestijli yerler kanal kenarında oluyor. Zaten sesli dinlediğiniz turist rehberiniz de size her şeyi anlatıyor. 
   Tekne turumuzu bitirdikten ve hava çok güzel olduğu için çimlerin üzerinde biraz dinlendik. Sonrasında müze adasına geçtik. Müze adası Berlin'e köprü ile bağlı bir ada şeklinde. İçerisinde gezebileceğini müzeleri bulunuyor. Daha önce de söylediğim gibi biz daha çok şehri görmek istediğimizden müzelerin içine girmedik. 
   Müzelerin önünden yine bilmediğimiz bir güzergahtan kaybolarak şehri gezmeye devam ettik. En son ilk gün gezdiğimiz parlemento binasının önüne geldik. Parlemento binasının önünden yine kanala doğru yürürken gözümüze çarpan ve yerel bir restaurant olan "Mutter Hope" a gittik. Yemekleri gayet lezzetliydi. Eğer benim için domuz eti yemek sıkıntı değil diyorsanız, zengin bir domuz eti mönüsü olduğunu da söyleyebilirim. Biz bahçesinde yemek yedik, ama mekanın içi de inanılmaz güzeldi. Bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ayrıca serçeler size o kadar alışkın ki yemek yerken masanıza gelip sizden bişreyler vermenizi bekliyorlar. Bir de anladığım kadarıyla Alman Restoranlarında ekmek kültürü yok. Ekmek getirmiyorlar. Ancak siz isterseniz, o da üç dilim baget ekmek getiriyorlar. 
   


   Günümüzü de bu şekilde sonlandırmış olduk. Arada kaybolduğumuz yollardan bahsetmediğim için bir gün için kısa bir yolculuk gibi gelebilir, ama biz bayağı uzun bir yol yürüdük açıkçası. 
   Geldik Almanyadaki dördüncü, gezimizin ise üçüncü gününe...
   Biz bugün hiç yer, iz bilmeden gideceğiz diyerek çıktık evden yine :) Önce kocamın ben düğün hazırlıkları ile uğraşırken keşfettiği Kreuzberg'e çok yakın olan St. Michael kilisesi ile başladık. Kaldığmız eve çok yakın olmasından dolayı yürüyerek gidebildik. (Aslında çok ta yakın değildi, ama biz yürümeye alıştık sanırım.)
  Kilise çoğu yapı gibi II. Dünya savaşında zarar görmüş, ama sonrasında restore edilmiş. Biz gittiğimizde kapalıydı, içerisini göremedik. Sadece dışından fotoğraflama şansı bulduk. Kilisenin önünde ise büyük sayılabilecek bir havuz ve bahçe bulunuyor. Ama bu kısım kiliseden ayrı olarak yapılmış, ya da daha sonrasında arasından yol geçerek ayrılmış. Bunu tam olarak bilemiyorum. 





    Buradan yolumuza devam edelim derken ben birden enerjimin tükenmeye başladığını farkettim. Nedeni ise henüz kahvaltı etmemiş olmamızdı. Bir yerler ararken farketmeden Kreuzberg meydanına geldik. Meydan dediğim bir cadde bu arada. Meydana girişin bir tarafında Almanca yazarken, diğer tarafında Türkçe olarak Kreuzberg Meydanı yazması da ayrıca dikkatimizi çekmedi dersem yalan söylemiş olurum. Arkadaşımdan aldığım bilgiye göre burası eskiden en çok Türk'ün yaşadığı bölgeymiş. Ama zamanla Almanya'nın farklı yerlerine yayılmışlar. Yine de Türk ve Türk kültürünün en çok hissedildiği yer olduğunu söyleyebilirim. Buradaki küçük bir cafede kahvaltı ettik. Sahibi tahmin edebileceğiniz gibi Türk'tü. Bir sandviç, bir poğaça ve iki kahve için toplamda 4 € verdik. Oldukça uygun olduğunu söyleyebilirim. Buradan Checkpoint Charlie'ye devam etmek istediğimiz için yol sorduk, ama Türkçe anlatmalarına rağmen pek bişey anlayamadık. Bizde kendi yolumuzu kendimiz bulalım diyerek yine kendimizi vurduk yollara. Sonuç ise kaybolduk :). En son yorgunluktan durakladığımız bir yerde benim su almaya girdiğim bakkalın Türk olması sonucu yine bir yol tarifine başvurduk. Yalnız bu sefer güzel bir tarif aldık ve yürüyerek gidemeyeceğimizi anladık. Metroya binmemiz gerekiyordu. Elimizdeki Uban haritasının ilk defa işe yaradığını söyleyebilirim. İlk defa metroya bineceğimiz için de bilet almamız gerekti tabii ki. Biletleri haftalık, günlük ya da tek geçişlik alabiliyorsunuz. Daha önce de belirttiğim gibi bir turnike olmadığı için kondüktöre gösterebileceğiniz şekilde bir bilet oluyor elinizde. Bilet alacağınız biletmatiklerde ayrıca Türkçe seçenek te var, bu sebeple zorlanmıyorsunuz. Biz bütün gün gezeceğimiz içün günlük bilet tercih ettik. Fiyatı kişi başı 6.90 € idi. 
Berlin Uban Haritası
      En sonunda ulaşmak istediğimiz yer olan Chekpoint Charlie'deyiz. Burası Berlin duvarı olduğu dönemlerde sadece Büyükelçiler, üst rütbeli askerler ve üst düzey yönetici gibi kişiler tarafından kullanılabiliyormuş. Burada bulunan, bir tarafında Sovyet, bir tarafında Amerikalı bir askerin bulunduğu portreler 1998 tarihinde Frank Thiel tarafından hazırlanmış ve 1961 yılında karşı karşıya gelen iki tarafın panzerlerini temsil ediyor. Burada bu soğuk savaşı temsil eden bir çok ayrınıtıyı da görebiliyorsunuz. En önemlisi tahmin edildiği gibi Berlin duvarı anıtı. Aynı zamanda burada The Berlin Wall olarak geçen, internette arattığınızda pek bulamayacağınız 360 derece Berlin'i gösteren görsel bir müzede var. Biz fazla vaktiğimiz olmadığı için içine girmedik, ama enteresan olduğunua eminim. Bu arada burada ABD sektörüne ait bir kontrol kulübesi var. Tabii ki orjinali değilmiş, ama eğer isterseniz önündeki iki adet çakma Amerikan askeri ile resim çektirebiliyorsunuz. Ücreti ise 2€. Benim görebildiğim kadarıyla Çinliler bu işe pek bir meraklıydılar. Ama bana burada yaşanan bu kadar şeyden sonra bu şekilde resim çektirmek pek cazip gelmediğinden biz bu şekilde bir resim çektirmedik. Orjinal kontrol kulübesi ise müttefikler müzesindeymiş. 
   Checkpoint Charlie'yi arkanıza alıp sol tarafa doğru yürüdüğünzde, benim en çok etkilendiğim alanlardan birisi olan Berlin Duvarı Müzesi'ni de gezebilirsiniz. İçim kaldırmaz diyerek içeri giremediğim bir de utanç müzesi olarak adlandırılan bir yer daha vardı. Müzenin asıl adı Topography Of Terror. İçeride savaş döneminde kullanılan işkence aletleri ve yapılan işkencelerin bilgilerinin yer aldığını duydum. Ama dediğim gibi içeri giremedim. Dışarıdaki bölümden çektiğim resimler bile bakıldığı zaman içini acıtıyor insanın. Savaşın her zaman ne kadar kötü olduğunu hatırlatıyor size. 
   Bu bölgede bir yer ayrılan ve benim dikkatimi çeken bir kadın daha vardı. Onunla ilgili yaptığım araştırmayı da küçük bir parça olarak yazının en sonunda paylaşacağım. 

Berlin Duvarı

Berlin Duvarı

Savaş Zamanı Posterleri

Düşman sizin ışığınızı görebilir! Karartma.. Bu karartma günleri gazetelerde ilan edilmiştir. Bu kurala uymayanların tutuklanacağı yazıyor. 

Savaş zamanı posterlerinden. "Biz savaşırken, sizin zafer için çalışmanız gerekiyor.

      Bu bölgeyi bitirip, Brandenburg Kapısı'na gitmek üzereyken, burada görebileceğiniz farklı bir şey daha gözüme çarpıyor. Trabi'ler!!! Trabi Doğu Almanya'da üretilen ve o dönemlerde bir statü sembolü olan bir Alman arabası. Trabi'ler II. Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu Almanya tarafından geri dönüşümü sağlanmış malzeme ile yapılan ilk otomobil ünvanına sahip. Trabi'ler bildiğim kadarıyla halen sadece Almanya'da kullanılıyor. Şu anda çoğu, turistlere şehri gezdirmek amacıyla kullanılıyor. Çok sevimli arabalar. Almanya'ya geldiğinizde bunlardan görmemeniz imkansız. Buraya geldiğimde dikkatimi çeken diğer bir ayrıntı ise trafik lambaları oldu. Doğu Almanya bölgesindeki trafik lambaları daha farklı. Zaten bunun için ufak bir endüstri bile kurulmuş. Doğu Almanya bölgesinde bu trafik lambaları üzerinden kurulmuş ve değişik materyallerin satıldığı bir sürü hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. 


   Checkpoint Charlie'ye geldiğimiz duraktan yine Uban, yani metroya binerek Brandenburg Gate (Brandenbur Kapısı) 'e gittik. Artık haritayı iyice öğrendik. Bu yüzden buraya gidişte pek bir sıkıntı yaşamadık. Brandenburg Kapı'sı 1788 - 1791 yılları arasında yapılmış. Kapı daha sonraları birleşmiş özgür Berlin'in sembolü olmuş.



   Buradan cam kubbeli Parlemento binasına geçtik. Parlemento binasının orta kısmı savaş döneminde zarar gördükten sonra, yenileme döneminde değişiklik yapılmaya karar verilmiş ve bu şekilde restore edilmiş. Binaya girmek için çok hevesliydik kiii kapıdaki sırayı görene kadar. Kapıya gittiğimizde bizi 50 metre kadar ilerideki bir kulübeye yönlendirdiler. Önce buradan rezervasyon yaptırılması gerektiği, ancak bu şekilde ziyaret edilebileceğini söylediler. Kulübeye gittiğimizde bir de oradaki sırayı görerek şoka girdik. Zaten aynı gün için yer kalmamıştı. Ertesi gün ise sabahtan gelmemiz gerekiyordu. Biz de bu kadar zorluğa dayanamayarak Parlemento binasını pas geçmeye karar verdik. Ama siz gittiğinizde gezmek isterseniz ya sabahtan giderek rezervasyonunuzu yaptırın, ya da bir gün öncesinden giderek. Çünkü bizim gördüğümüz kadarıyla diğer türlüsü mümkün olmuyor. 
  Hayal kırıklığıyla ayrıldığımız parlemento binasının hemen önündeki parkın içinden geçiyorduk ki orada da bir anıta rastladık. Sonradan aldığımız bilgilere göre burası Almanya'da katledilen çingenelere adanmış bir anıt. O dönemlerde Hitlerin istediği saf Alman ırkını yaratabilmek adına öldürülen masum insanlar için yapılmış. Sizinle detaylı resimlerini daha sonraki günlerde ancak paylaşabileceğim. Çünkü bazı resimler elime geçmedi henüz. Yalnız anıtın iç kısmı gerçekten etkileyici ve çok güzel düşünülerek yapılmış.
   Parktan çıktıktan sonra Brandenburg kapısını arkanıza aldığınızda tam karşınıza Berlin Zafer Anıtı çıkıyor. Başka şekilde bir gidişi var mıdır bilmiyorum, ama biz birazda resimleyebilmek adına yürüyerek gitmek istedik. Yalnız anıt çok yüksek olduğu için sanırım yakınmış gibi gözüküyor. Sizi yanıltmasın oldukça uzun bir yol yürüdük. Anıta vardığımızda tepesine çıkabildiğimizi öğrenmek bizim ödülümüz oldu diyebilirim. Ama tabii çıkması da hiç kolay olmadı :) 

 
   Veeee günün sonuna yaklaşırken oldukça yorulduğumuzu farkedebiliyoruz. Ayaklarımızın isyan ettiği anlarda artık Uban'a doğru yola koyulmuştuk. Oraya gidebilmek için şehrin içinde bulunan devasa park diyemeyeceğim, ormanlardan birinin içinden geçtik. Buralarda ormana ve doğaya bizim aksimize oldukça fazla değer verildiğini her yerdeki yeşilliklerden kolayca anlayabiliyrosunuz. Aynı zamanda canlılara zarar verilmediğini de sizinle kurdukları yakın temastan farkediyorsunuz. Bu parkların içinde değişik bir sürü canlı görmeniz mümkün.

   Akşam arkadaşlarımdan aldığım söz sayesinde yine Kreuzberg'e indik. Bizim bir nargile sevdamız olmasından dolayı buralarda da içebileceğimiz güzel bir nargileci arıyorduk. Tabii ki bulduk. Bunu da arkadaşlarımız sayesinde başardık. Siz ise gittiğiniz zaman Kreuzberg'de bulunan Akrabar'a gidebilirsiniz. Mekan Türk mekanı bu yüzden sipariş verirken de herhangi bir zorluk yaşayacağınızı sanmıyorum. Nargilenin yanında istediğiniz alkolü de içebiliyorsunuz. Bildiğiniz gibi burada içki sıkıntısı yok. Her yerde satuyorlar:)  Aynı zamanda akşam sokaklarda gezerken dikkatimi çeken küçük bişey daha var söylemeden geçemeyeceğim. Bazı cafelerde önlerinde kocaman bir kova çekirdek çitleyen insanlar gördüm ve hepsi de Türk değildi. Bazı alışkanlıklarımızı buraya taşımakla kalmayıp, Almanlara'da aşılamışız galiba.
   Gün biter ve eve dönülür. Nasıl benimsemişsem ev diyorum kaldığım yere.
   Geldik tatilimizin son gününe. Akşam yedide uçağımız olduğu için günü biraz hızlandırılmış olarak yaşayacaktık. Çünkü havaalanına gitmek te kaldığımız yerden bir saat falan süecekti. Bugün bu sebeple arabamız ve bizi gezdirebilecek bir rehberimiz vardı.
   İlk durak olarak Berlin duvarının Doğu Almanya kısmında kalan ve East Side Gallery olarak adlandırılan bölümüne gittik. Burası yaklaşık bir kilometrelik bir duvar. Üzerinde 105 tane resmin yer aldığı bir açık hava müzesi olarak biliniyor. Duvarı gezdiğiniz zaman üzerindeki resimlerden, özgürlüğü, daha iyi, daha özgür bir geleceğin hayallerini hissedebiliyorsunuz. Kendinizi üzerindeki resimlere kaptırmış bir şekilde gezerken yakalıyorsunuz bir yerden sonra.

East Side Gallery

East Side Gallery

East Side Gallery

East Side Gallery

East Side Gallery Kanalın görünümü

East Side Gallery

   Burayı bitirdikten sonra çok fazla insanın bilmediği Molecule Man heykelini görmeye gittik. Molecule Man, alüminyumdan yapılmış üç adam şeklinde olan heykel. Heykeller dünyanın çeşitli bölgelerine de dikilmiş. İlk Molecule Man heykeli 1977-1978 yıllarında Los Angeles'ta yapılmış. Heykeller, birbirine yaslanmış vücutları deliklerle dolu üç insandan oluşuyor. Delikler, " İnsanların varlığımızı oluşturmak için bir araya gelen molekülleri"ni temsil ediyor.
   Üç figürün birleşimi üç eski bağımsız Berlin bölgesi Friedrichshain, Kreuzberg and Treptow'u temsil ediyor. Aynı zamanda heykel, birleşmiş Doğu ve Batı Berlin'in bir arayüzü. Heykel, bu üç mahallenin ve iki bölgenin birleştiği bölgede yer alıyor.

Molecule Man

Molecule Man


   Daha sonrasında gittiğimiz yer ise son durağımız Treptrow Parkıydı. Bu park ilk girdiğiniz zaman inanılmaz büyük ve görkemli gözüküyor. Ama öğrendiğiniz zaman içinizi sızlatıyor bu kadar büyük olmasının sebebi. Treptrow parkı savaşta ölen tam 7000 askerin de mezarlığı olma özelliğini taşıyor. 
   Biraz ilerleyince üç metre yüksekliğindeki bir kadın heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Savaşta ölen çocukları için yas tutan bu ana aslında Anavatan’ı temsil ediyor. İlerlediğiniz zaman karşınıza karşılıklı durmuş ve sanki burayı koruyor gibi gözüken makineli tüfekle diz çökmüş iki sovyet askeri çıkıyor. Bunları da geçtiğiniz zaman asıl alana geliyorsunuz. Karşınızda çok büyük ve görkemli bir heykel var, bu heykele giden yolda ise Stalin’in anavatan savunmasıyla ilgili söyledikleri sözlerin yazılı olduğu rölyefler var. Rölyeflerin bir sırası Almanca, diğer sırası ise Rusça. En sonunda ulaştığınız o görkemli heykelde ise genç bir asker bir kolunda faşizmden kurtardığı bir Alman çocuğunu taşıyor, ayaklarının altında ise parçalanmış gamalı haç var. Bu heykelle ilgili anlatılan hikaye ise 2001 yılında ölen Nikolaj Iwanowitsch Massalow adındaki askerin, 30 Nisan 1945’teki Kızıl Ordu yürüyüşü sırasında Landwehrkanal yanında tek başına duran bir çocuğu kucağına alarak emin bir yere götürmesini anlattığıdır. 







   Ve gezimizin de Almanya maceramızın da sonuna geldik. Gerçekten inanılmaz bir beş gün geçirdim. Tekrar gitmek ister misin deseler hiç düşünmeden evet derim. Daha bırakın Almanya'yı Berlin'de bile gezemediğim yerlerin kaldığını düşünüyorum.
   Eğer gitmeli miyiz diye sorarsanız size de kesinlikle gidin derim. Aklınızda olan o gurbetçi Almanyasın'dan çok daha farklı bir yer göreceksiniz. Size garanti edebilirim.

NOT: Size yazımın ortalarında Topography Of Terror anıtında gördüğüm ve merak ederek araştırdığım bir kadından bahsetmiştim. Okuduğumda benim ilgimi çekti. Sizinde merak edebileceğinizi düşünerek yazıyorum. Kadının ismi Stella Kübler.
   Asıl adı Stella Isaacksohn (1922 - 1994)
  II Dünya Savaşı sırasında Gestapo adına Nazilerle işbirliği yapıp saklanan Yahudileri ifşa ve ihbar eden Yahudi kadındır. 
   Asimile olmuş orta sınıf bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Stella Goldschlag Berlin'de doğup büyümüştür. Naziler başa geçince diğer Yahudi çocukları gibi devlet okullarına gitmesi yasaklanınca Yahudi cemaatininin okuluna katıldı. Güzelliği ve canlılığıyla tanınıyordu. EbeveyniNazi Almanyası'ndan kaçmaya çalıştıysa da diğer ülkelerden vize alamadılar. Stella, eğitimini bitirdikten sonra Nurnbergerstrasse'deki Uygulumalı Sanat Okulu'nda moda tasarımcılığı üzerine yetiştirildi. 
   1941'de Yahudi müzisyen Manfred Kübler ile evlendi. Sarı saçlı ve mavi gözlü olmasını kullanarak Yahudi olmadığını gösteren sahte evrak düzenledi. 
  1943 baharında Naziler tarafından yakalanan Stella, Nazileri "U-Boat"lar denen kendilerini gayri-Yahudi olarak gösterip saklanan Yahudilerin "yakalayıcı"sı olup Gestapo adına çalışmak için ikna etti. Kurban sayısı hakkindeki veriler değişiklik göstermesine rağmen bu sayı 600 ile 3000 Yahudi arasındadır. Naziler bu sebeple kendisine "Sarışın Zehir" adını vermişlerdir. 
   İşbirliği halinde bulunmasına rağmen Naziler Stella'nın ebeveynini toplama kamplarına gönderdi ve orada öldüler. Kocası da ölenler arasındaydı. Ama bu bile kendisinin işbirlikçiliğini bozmamış ve Mart 1945 yılına kadar devam etmiştir. 
   Savaş sonunda Ekim 1945 yılında Sovyetler tarafından yakalandı ve 10 yıl hüküm yiyip tutuklu kamoına gönderildi. Ardından Batı Berlin'e giden Stella orada da yargılanıp 10 yıl ceza yedi, fakat Sovyet hapishanelerinde 10 yıl yattığı için Alman hapishanesinde yatmasına gerek kalmadım. 
   Savaşta yaptıklarından dolayı yalnızlık ve suçluluk duygusu çekince depresyona girdi. 1994'te bir apartman penceresinden atlayıp intihar etti. 
   Kaynak: Wikipedia

Sevgiyle Kalın,
Merve...

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı